Türkiye’de artık siyaset konuşulmuyor; siyaset üzerinden birbirimize saldırıyoruz. Bir zamanlar siyaset, bu ülkenin nasıl yönetileceğine, kaynakların nasıl dağıtılacağına, adaletin nasıl tesis edileceğine dair sert ama akılcı bir tartışma alanıydı. Bugün ise büyük ölçüde sloganların, sadakatlerin ve kimlik reflekslerinin kör dövüşüne dönüştü. İnsanlar artık fikir savunmuyor; taraf savunuyor. Düşünmüyor, saf tutuyor. Dinlemiyor, yaftalıyor.
Oysa memleketin gerçek sorunları ortada duruyor. Hayat pahalılığı her geçen gün daha ağır hissediliyor, gençler bu ülkede gelecek kurmakta zorlanıyor, hukuk güven vermiyor, liyakat zayıflıyor, kurumlar aşınıyor. Fakat biz bütün bu derin meseleleri konuşmak yerine birbirimize “sen bizden misin, onlardan mı?” diye saldırıyoruz. Çünkü gerçek sorunlarla yüzleşmek emek ister, cesaret ister, bedel ister. Kimlik kavgası ise kolaydır; ucuzdur, konforludur ve siyaseten son derece kullanışlıdır.
İktidarlar için bu yöntem bulunmaz nimettir. Ekonomik kriz derinleşir, tartışma hemen kültürel fay hatlarına çekilir. Adalet sistemi sorgulanır, mesele bir anda beka söylemine bağlanır. Kurumlar yıpranır, bu kez eski kutuplaşmalar yeniden servis edilir. Laik-dindar, yerli-seküler, milli-gayrimilli… Böylece yurttaş cebindeki yangını değil, karşı mahallenin kimliğini konuşur hâle gelir. Kendi yoksulluğunu unutup başkasının yaşam tarzına öfkelenir. Bu, rastgele gelişen bir toplumsal bozulma değil; yıllardır beslenen bir siyasi iklimdir.
Ama dürüst olmak gerekiyorsa, bu tabloyu yalnızca iktidarın eseri sayıp kenara çekilmek yetmez. Muhalefet de çoğu zaman bu zehirli iklimin dışına çıkamadı. O da sık sık yeni bir siyasal dil, yeni bir toplumsal ufuk üretmek yerine, iktidarın yanlışları üzerinden tepki devşiren bir siyasete sıkıştı. Böyle olunca seçmen yurttaş olmaktan çıktı, taraftarlaştı. Herkes kendi tribününe oynadı.
Bugün Türkiye’de siyaset, hizmet yarışı olmaktan çok meşruiyet tekeli kavgasına dönüşmüş durumda. Herkes kendini milletin tek hakiki temsilcisi gibi görüyor. Herkes karşı tarafı yalnızca hatalı değil, aynı zamanda ahlaken bozuk, niyeten kirli ve tehlikeli sayıyor. Tam da burada Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin şu sözü, bugünün Türkiye’sine ayna tutuyor: “Kendi inancınızda farklı inançları yok sayacak derecede kaybolmayın.” İçine düştüğümüz çukur tam olarak budur. İnsanlar kendi siyasi inançlarında, kendi mahallelerinin doğrularında öyle kayboldu ki karşısındakini artık bir yurttaş, bir muhatap, hatta bir insan olarak bile görmekte zorlanıyor. Rakip, kolayca düşmana çevriliyor. Düşmanlaştırılan insanla da artık konuşulmuyor; ona yalnızca öfke kusuluyor.
Bu zehirli iklimi büyüten bir başka alan da sosyal medya. İnsanlar artık bilgiye ulaşmak için değil, kendi öfkelerini beslemek için ekran başına geçiyor. Algoritmalar sağduyuyu değil aşırılığı ödüllendiriyor. En sakin cümle değil, en sert çıkış dolaşıma giriyor. En makul itiraz değil, en kaba hüküm alkış topluyor. Böylece herkes kendi yankı odasında sürekli olarak haklı, mağdur ve öfkeli kalıyor. Karşı tarafı hiç duymadan, hiç anlamadan, yalnızca kendi öfkesini yeniden üreten dijital kabilelere dönüşüyoruz.
Bu yüzden Türkiye’nin asıl meselesi sadece ekonomi değildir. Sadece hukuk, eğitim, göç ya da kurumsal çürüme de değildir. Bütün bunları daha ağır hâle getiren daha derin bir problem vardır: toplumun siyasetle kurduğu ilişkinin bozulması. İnsanlar artık hakikati aramıyor; aidiyet koruyor. Fikir tartışmıyor; kimlik savunuyor. Kendi mahallesinin ezberine sadakati, düşünsel tutarlılığın yerine koyuyor. Buna da çoğu zaman politik bilinç adı veriliyor. Oysa bunun adı, çoğu durumda bilinç değil, düpedüz zihinsel tembelliktir.
Çünkü düşünmek zordur. Kendi tarafının yanlışını görmek cesaret ister. Alkışladığın figürü eleştirmek omurga ister. Karşıt fikri anlamaya çalışmak ise olgunluk ister. Biz ise uzun zamandır en kolay yolu seçiyoruz: bağırmak, damgalamak, saf tutmak.
Oysa bir ülke sloganla değil, akılla ayakta kalır. Kendi mahallesinin yanlışına da itiraz edebilen insanlar çoğalmadıkça bu çürüme bitmez. Siyaseti takım tutar gibi yaşayan, lideri putlaştıran, rakibi şeytanlaştıran bir toplumdan demokrasi çıkmaz; yalnızca bitmeyen bir gerilim çıkar.
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla siyasi fanatizm değil; daha fazla zihinsel dürüstlük, daha fazla ahlaki ciddiyet ve daha fazla muhasebedir.
Çünkü bir toplum her şeyi siyasallaştırdığında, sonunda sadece siyasetini değil, insanlığını da kaybetmeye başlar.

