Mutlak butlanın tartışıldığı bugünlerde, yalnızca hukuki sonuçlar üzerine konuşmanın eksik kalacağını düşünüyorum. Asıl sorgulanması gereken, bizi bu noktaya getiren tarihsel ve zihinsel arka plandır. Belki haddimi aşarak bu yazıyı kaleme alıyorum; ancak bazen bir sonucun kendisinden çok, o sonucu üreten düşünce dünyasını konuşmak gerekir.
Çünkü Türkiye’nin yaşadığı birçok siyasi ve toplumsal gerilim, günübirlik olayların değil, yüz yılı aşan fikir mücadelelerinin ürünüdür.
- yüzyılda ortaya çıkan sol hareketler, insanlığın en büyük adalet arayışlarından birinin ürünüydü. Avrupa’da sanayi devriminin yarattığı ağır çalışma koşulları, sınıf eşitsizlikleri ve sömürü düzeni karşısında işçi sınıfının haklarını savunan düşünceler yükseldi. Sol; başlangıçta daha adil ücret, daha insanca çalışma şartları ve siyasal katılım talebinin adıydı.
Ancak dikkat çekici olan şudur: Dünyanın başarılı sol hareketleri, kendi toplumlarının tarihsel ve kültürel gerçekliklerinden kopmadılar.
İngiltere’de İşçi Partisi İngiliz tarihini reddetmedi.
Fransa’da sol, Fransız ulusal kimliğiyle kavga ederek değil, onu yeniden yorumlayarak büyüdü.
Latin Amerika’da sol hareketler yerlilerin, köylülerin ve ulusal bağımsızlık mücadelelerinin içinden doğdu.
Çin’de, Vietnam’da ve Küba’da sosyalizm yerel tarih ve kültürle birleşerek özgün bir karakter kazandı.
Başka bir ifadeyle dünya solu, evrensel fikirleri yerel gerçekliklerle buluşturmayı başardı.
Türkiye’de ise hikâye farklı gelişti.
Türk solu uzun yıllar boyunca Anadolu’yu anlamaktan çok Avrupa’yı tercüme etmeye çalıştı. Kendi toplumunu incelemek yerine Batı’da üretilmiş kalıpları olduğu gibi uygulamayı tercih etti. Sınıf çatışması teorilerini, feodalizm analizlerini ve tarih okumalarını büyük ölçüde Avrupa merkezli bir çerçeveden aktardı.
Tam da bu noktada Kemal Tahir ve Attilâ İlhan’ın itirazları önem kazanır.
Her ikisi de sol gelenekten gelmelerine rağmen Türkiye’deki solun en büyük probleminin halktan kopuş olduğunu savundular.
Kemal Tahir’in temel sorusu şuydu:
“Avrupa’nın tarihsel tecrübeleriyle şekillenmiş kavramlar Anadolu’yu açıklamaya yeter mi?”
Ona göre değildi.
Çünkü Osmanlı toplumu Batı’daki feodal yapının birebir karşılığı değildi. Devletin toplum içindeki rolü, mülkiyet ilişkileri ve tarihsel gelişim çizgisi farklıydı. Bu nedenle Avrupa’dan ithal edilen şablonlarla Türkiye’yi açıklamaya çalışmak, gerçekliği görmek yerine onu zorla başka bir kalıba sokmaktı.
Attilâ İlhan da benzer şekilde Türk solunun kendi tarihine yabancılaşmasını eleştirdi. Ona göre anti-emperyalist olması gereken bir hareket, zamanla Batı’nın kültürel üstünlüğünü sorgulamayan bir aydın tavrına dönüşmüştü. Türk solunun önemli bir bölümü Osmanlı geçmişine, dini değerlere ve halk kültürüne mesafeli durdukça toplumsal tabanını genişletemedi.
Aslında burada paradoksal bir durum ortaya çıktı.
Dünyanın birçok yerinde sol hareketler halkın kültürel hafızasını sahiplenerek güçlenirken, Türkiye’de kendisini sol olarak tanımlayan önemli bir kesim uzun yıllar boyunca halkın tarihsel hafızasıyla çatıştı.
Sonuçta ortaya ilginç bir tablo çıktı:
Avrupa’da sol hareketler işçi sınıfının temsilcisi olarak görülürken Türkiye’de sol çoğu zaman şehirli elitlerin ideolojisi olarak algılandı.
Avrupa’da muhafazakârlık daha çok geleneksel sınıfların siyaseti olarak şekillenirken Türkiye’de muhafazakâr hareketler geniş halk kesimlerinin temsilcisi hâline geldi.
Bu yüzden Türkiye’de sağ ve sol kavramları Batı’daki karşılıklarıyla hiçbir zaman tam olarak örtüşmedi.
Kemal Tahir’in “yerli sol” arayışı da tam olarak bu çelişkiye dayanıyordu.
O, sosyal adalet fikrinden vazgeçmeden Türkiye’nin tarihini, Osmanlı mirasını ve Anadolu insanının gerçekliğini merkeze alan bir düşünce geliştirmeye çalıştı. Attilâ İlhan ise aynı mücadeleyi kültür ve edebiyat alanında sürdürdü.
Ne var ki Türk solu uzun süre bu eleştirileri ciddiye almak yerine onları “sapma” olarak değerlendirdi.
Bugün geriye dönüp bakıldığında şu soruyu sormak gerekiyor:
Neden Latin Amerika solu kendi halkıyla bütünleşebildi de Türk solu aynı başarıyı gösteremedi?
Neden Vietnam’da sosyalizm ulusal bağımsızlıkla birleşirken Türkiye’de sol ile millî kimlik arasında uzun süre yapay bir gerilim üretildi?
Neden Avrupa’daki birçok sol parti kendi tarihini sahiplenirken Türkiye’de tarihsel miras çoğu zaman ideolojik bir yük olarak görüldü?
Bu soruların cevapları yalnızca geçmişi anlamak için değil, geleceği kurmak için de önemlidir.
Çünkü bir düşünce hareketi kendi toplumunun dilini konuşamadığında, kendi insanının hafızasına temas edemediğinde ve kendi tarihini anlayamadığında kalıcı bir toplumsal karşılık üretemez.
Belki de Kemal Tahir ve Attilâ İlhan’ın yıllar önce söylediği şey bugün hâlâ güncelliğini koruyor:
Marksizm’i ezberlemek mümkündür.
Fakat Anadolu’yu anlamadan Türkiye’yi anlamak mümkün değildir.

