Karaman’da –ve aslında bütün ülkede– tuhaf bir eşikte duruyoruz. Hiç olmadığı kadar bilgiye maruz kalıyoruz ama belki de hiç olmadığı kadar az şeye inanıyoruz. Telefonlarımız elimizde, ekranlar sürekli açık. Haber akıyor, yorum akıyor, görüntü akıyor. Fakat kamusal atmosferin baskın duygusu güven değil; şüphe.
Bu bir çelişki gibi görünüyor ama değil. Çünkü mesele bilgi eksikliği değil, ortak hakikat kaybı.
Veri Enstitüsü’nün Türkiye’nin Trendleri Araştırması bunu açıkça ortaya koyuyor: Kutuplaşma artık soyut bir siyasi tartışma değil, gündelik hayatın tam ortasında. İnsanların yaklaşık yarısı siyasi gerilimin arkadaşlık ve komşuluk ilişkilerini olumsuz etkilediğini söylüyor. Üçte ikisi ise ortak değerlerin azaldığını düşünüyor. Yani aynı sokakta yaşıyoruz ama aynı hakikatte buluşamıyoruz.
Eskiden farklı görüşler vardı ama ortak zemin de vardı. Bugün ise herkesin kendine ait bir “hakikati” var. Sosyal medya algoritmaları bize farklı düşünceler sunmuyor; tam tersine, zaten inandıklarımızı güçlendiren içerikleri önümüze getiriyor. Böylece her grup kendi yankı odasında yaşıyor. Gerçek, ortak bir referans olmaktan çıkıp aynı kutba aidiyetin bir parçasına dönüşüyor.
Oysa bir toplumun birlikte yaşayabilmesi için herkesin aynı fikirde olması gerekmez. Ama bazı temel gerçekler üzerinde uzlaşmak zorundayız. Bir ekonomik krizin varlığı, bir afetin yıkıcılığı, bir adaletsizliğin yaşanmışlığı tartışma konusu hâline geliyorsa, sorun sadece siyasette değildir; sorun hakikat duygusunun aşınmasındadır.
Karaman gibi şehirlerde bu durum daha görünür. İnsanlar birbirini tanır, aynı pazarda alışveriş yapar, aynı hastanede sıra bekler. Ama dijital dünyada kurulan keskin kimlikler, yüz yüze ilişkinin sağladığı empatiyi zayıflatıyor. Selamlaşmalar kısalıyor, sohbetler yüzeyselleşiyor, insanlar temkinli davranıyor. Siyasi tercih, karakter ölçüsüne dönüşüyor.
Bu noktada asıl tehlike, kurumsal güvenin zayıflamasıdır. İnsanlar resmi açıklamalara, medyaya ya da uzmanlara güvenmedikçe, bilgiyi doğrulayacak ortak referans noktaları da kayboluyor. Boşluğu ise söylentiler ve komplo anlatıları dolduruyor. Çünkü belirsizlik insanı huzursuz eder; netlik bulamayınca en azından kesinlik hissi veren anlatılara yöneliriz.
Peki ne yapmalı?
Öncelikle hakikati bir siyasi araç olmaktan çıkarmak gerekiyor. Gerçek, karşı tarafı alt etmenin değil, birlikte yaşamanın zemini olmalı. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve güçlü yerel iletişim kanalları bu yüzden önemli. Yerel medya ve sivil toplum, doğrulama kültürünü güçlendirmeli. Farklı görüşlerin konuşabildiği güvenli alanlar çoğaltılmalı.
Ama belki daha önemlisi, “biz” duygusunu yeniden hatırlamak. Bu duygu sloganla değil, ortak deneyimle güçlenir. Bir sorun karşısında yan yana gelmek, birlikte çözüm üretmek, aynı şehirde yaşadığımızı yeniden hissetmek… Hakikat biraz da temasla onarılır.
Hakikat krizi kader değil. Fakat kendi hâline bırakılırsa derinleşir. Bilgi çağında yaşıyor olmamız, doğruya daha yakın olduğumuz anlamına gelmiyor. Aksine, doğruyu savunmak artık daha bilinçli bir çaba gerektiriyor.
Aynı şehirde yaşamaya devam edebiliriz. Ama aynı hakikatte buluşamazsak, birlikte yaşama irademiz her geçen gün biraz daha aşınır. Asıl mesele tam da budur.


YORUMLAR