Eskiden bir şehri tanımak için tabelasını okumaya gerek yoktu. Küçücük bir siyah-beyaz fotoğraf bile yeterdi: Bursa’nın yeşili, Sinop’un denizi, Erzurum’un sertliği, Amasya’nın dinginliği o kareye sinerdi. Gitmemiş olsak bile ayırt ederdik; çünkü şehirler yalnızca beton yığınları değil, birer karakterdi.
Bugün ise aynı caddeyi Türkiye’nin herhangi bir şehrinde yürüyebilirsiniz. Aynı AVM, aynı cephe, aynı kaldırım taşı… Şehirler birbirine benzedikçe, insanlar da benzemeye başladı. Çünkü şehir dediğimiz şey yalnızca bir mekân değil, insanın ruhuna temas eden bir hafıza alanıdır.
Fransız düşünür Henri Lefebvre, Mekânın Üretimi adlı eserinde mekânın tarafsız olmadığını söyler; mekân, onu üreten toplumsal ilişkilerin aynasıdır. Yani şehir nasıl kuruluyorsa, insan da biraz öyle şekillenir. Kimliksiz şehirler, kimliği bulanık insanlar üretir.
Anadolu’da yeni tanışan iki insanın ilk sorusu hâlâ “Burcun ne?” değil, “Memleket nere?”dir. Çünkü bu topraklarda biliriz: İnsanın memleketi, konuşmasına, susuşuna, hatta öfkesine bile sirayet eder. Bir şehir, insanını yalnızca barındırmaz; onu biçimlendirir.
Ne var ki bugün şehirlerle kurduğumuz ilişki, “sahip çıkmak”tan çok “sahip olmak” üzerine kurulu. Oysa bu ikisi aynı şey değildir. Sahip çıkan, korur. Sahip olan, tüketir.
İtalyan şehir plancısı Italo Calvino, Görünmez Kentler’de şehirlerin aslında taşlardan değil, hatıralardan kurulduğunu söyler. Hatıralar silindikçe, şehir ayakta kalsa bile anlamını yitirir. Biz ise yangından, betondan, talandan korumamız gereken şehirleri; daha fazla betonla, daha fazla rantla “sahiplenmeye” çalışıyoruz.
Ülkeye ya da şehre sahip çıkmak; onu kendine benzetmeye çalışmak değil, kendisini korumaktır. Sahip olmaya çalıştığınızda ise, size benzemeyeni tehdit olarak görürsünüz. Bu yüzden şehirler tek tipleştikçe, tahammül de azalır. Çünkü farklılıkları barındıramayan mekânlar, farklı insanları da barındıramaz.
Mimar Turgut Cansever yıllar önce şöyle demişti:
“Şehirler, insanın ahlakının mekâna yansımış hâlidir.”
Bugün şehirlerimize baktığımızda, yalnızca mimariyi değil, ahlaki bir yorgunluğu da görüyoruz.
Belki de yeniden sormamız gereken soru şu:
Biz Karaman’a sahip miyiz, yoksa gerçekten sahip çıkıyor muyuz?
Şehirleri tekrar birbirinden ayıracak olan şey, daha gösterişli projeler değil; yerel olanı, hafızayı, insan ölçeğini yeniden ciddiye almaktır. Aksi hâlde tabelasını okumadan tanıyamadığımız şehirler kurmaya devam ederiz. Ve bir gün, kendimizi de tanıyamaz hâle geliriz.


YORUMLAR