Sanırım 90’lı yıllardı. Karaman’ın eski valilik binasının önüne, bir de yeni yapılan Türk Dili Parkı’na ( Halk arasında koyunlu park olarak anılır) koyun heykelleri dikilmişti. Bu heykellerin hangi saikle yapıldığını tahmin etmek zor değildi: Dillerden düşmeyen o meşhur söz, ‘Karaman’ın koyunu, sonra çıkar oyunu.’ Ne var ki, o yıllarda henüz çocuk sayılabilecek bir yaştaydım ve içimden geçen ilk şey, ‘Bize koyun mu demek istiyorlar?’ serzenişi olmuştu. Aradan bunca zaman geçti; yaş ilerledi, bakış değişti, hafıza tortulandı. Ama itiraf etmeliyim ki o ilk duygunun izi de bütünüyle silinmedi.
Ta ki, İhsan Fazlıoğlu hocamdan naklen aktaracağım aşağıdaki metni okuyana kadar.
…
Alaaddin Çelebî diye bilinen Amasyalı Hüseyinoğlu Ali’nin, İstanbul’un fethinden hemen sonra 1453’te yazdığı Tarîku’l-edeb adlı eseri, doğumdan ölüme kadar görgü ve hayat bilgisi konularını işler. Eserin son bölümünde ise dikkat çekici bir konuya yer verir: “Her topluluğun doğasını tanımak.”
Alaaddin Çelebî burada Türkmenleri ve Tatarları ayrı topluluklar olarak değerlendirir ve onları Türklerden ayırır. Türklerin, yani Anadolu ve Balkanlarda yaşayanların doğasını ise şöyle anlatır: Türkler sadık, şefkatli ve yumuşak huyludur; koyuna benzerler. Aralarında uyum, yakınlık, merhamet ve itaat vardır. Nasıl ki koyunlar sürü hâlinde birbirini izlerse, Türkler de birbirine bağlıdır. Ayrıca bütün hayvanlar içinde koyun kadar faydalı olanı azdır; koyun uysaldır ve aynı zamanda ganimet, yani kazanç kaynağıdır.
Burada sorulması gereken tarihî soru şudur: Siyasetnâmelerde ve özellikle Kâbusnâme türü eserlerde Türkler için sık sık kullanılan bu“koyun”benzetmesi ne kadar eskidir?
İlginç olan şudur: Câhiz, Menâkıb cündi’l-hilâfe ve fedâilü’l-Etrâkadlı eserinde, “Bir Türk tek başına bir millettir” ve “Türklerin yapısı hareket üzerine kuruludur; durmak bilmezler” der. Benzer biçimde İbn Hassûl da Tuğrul Bey’e sunduğu Türklerin Diğer Ordulara Üstünlüğü adlı eserinde aynı bakışı tekrarlar.
Câhiz ve İbn Hassûl’un Türk tasviri ile Alaaddin Çelebî’nin anlattığı Türk tipi yan yana konduğunda, sanki iki farklı milletten söz ediliyormuş gibi görünür. Çünkü Alaaddin Çelebî’nin Türkler için saydığı özellikler —sadakat, şefkat, yavaşlık, uyum, dostluk, itaat, birbirine bağlılık ve faydalı olmak— Câhiz ve İbn Hassûl’un öne çıkardığı niteliklerden oldukça farklıdır.
Bunu kısaca şöyle açıklayabiliriz: Câhiz ve İbn Hassûl, Türkleri Abbasî hilafeti adına savaşan bir asker topluluğu olarak görüyordu. Alaaddin Çelebî ise artık Anadolu’da bir siyasî irade etrafında millet hâline gelmiş Oğuzlardan söz ediyordu.
Bu millet koyun gibidir: aidiyetine bağlıdır, kendi topluluğundakilere karşı şefkatlidir. Şehir hayatının gerektirdiği sakinlik ve ölçülülüğe sahiptir; çünkü artık yerleşmiştir, evi barkı vardır. Millet olmanın gereği olarak insanlar birbirini korur, birbirinin sözünü dinler, aralarında dostluk kurar. Ama en önemlisi, bir koyun sürüsü gibi yan yana, omuz omuza yürüyebilecek kadar birlik içindedirler. Yani aralarındaki bağ güçlüdür, temasları yoğundur.
İşte bu yüzden birbirlerine faydalıdırlar; boş ve dağınık yaşamazlar, çalışırlar, üretirler, yurtlarını bayındır hâle getirirler. Birlikleri ve düzenleri vardır. Çünkü koyun, sürü içinde varlık ve düzen kazanır.
Tanzimat’tan beri başta İngilizler olmak üzere sömürgeci kapitalist güçleri ve onların içerideki uzantılarını rahatsız eden de tam olarak bu özelliklerdir. Başka bir deyişle, bu niteliklere sahip Türkler bazı çevreleri hep rahatsız etmiştir. Neden? Çünkü koyun, sürü demektir; birbirine değerek, omuz omuza ilerleyen bir milleti yenmek ve dağıtmak kolay değildir. Birlik içinde yürüyen sürüye kurt kolay kolay giremez. Böyle bir milletin içine sızıp işler çevirmek de kolay olmaz.
Üstelik Kâbusnâme’de de dendiği gibi: “Çobanı iyi olursa bu milletle büyük işler yapılır.” Nitekim tarih de bunun yapıldığını gösterir.
Artık benim koyun heykelleriyle ilgili yargım değişmiş oldu.
Ya sizin ?

