Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Karaman’ın Muhafazakârları

“İnsan yalnızca söylediklerinden değil, sustuklarından da sorumludur.”

“İnsan yalnızca söylediklerinden değil,

Muhafazakârlık, özünde geçmişin tarihsel, kültürel ve entelektüel birikimini kaybetmeden; değişimin hızına kapılmadan fakat çağın gereklerini de reddetmeden devam etmeyi öğütleyen bir düşüncedir. Yani adına yakışır biçimde “muhafaza etmeyi” esas alır.

Karaman ise uzun yıllardır siyasal tercihlerini muhafazakâr reflekslerle yapmasına rağmen, iş muhafaza etmeye gelince sınıfta kalan bir şehir görünümündedir. Çünkü korunması gereken onlarca tarihi yapı, kültürel miras ve estetik birikimin, hem muhafazakâr kesim hem de seküler kesim tarafından ihmal edildiği apaçık ortadadır.

Tahrip edilen tarih, kaybolan hafıza

Yunus Emre Külliyesi’nin ortadan kaldırılması…

Aktekke (Mader-i Mevlana) çevresinin sözde düzenleme uğruna tahrip edilmesi…

Çevresinin esnaflar tarafından işgal edilmesi…

“Restorasyon” adı altında yapılan geri dönüşü olmayan müdahaleler…

Ve en ibretlik örnek:

Asırlık Hatuniye Medresesi’nin nargile kafenin dekoruna dönüşmesi.

Yetmezmiş gibi içindeki Nefise Sultan’ın sandukasının dahi kaldırılmaya kalkışılması…

Bunlara benzer onlarca örnek, Karaman’ın muhafaza edilmesi gereken değerlerinin rant, işgüzarlık ve işbilmezliğin elinde yok olup gittiğini göstermektedir.

Aynı hatalar seküler modernleşme adına da işlendi.

Eski alfabeyle yazılı çeşme kitabelerinin kırılması,

yüzyıllardır yaşayan mahalle–sokak isimlerinin değiştirilmesi,

şehrin hafızasını kökünden kazıyan bir kopuştur.

Bugün bile tarihî yapılara takılan PVC kapılar, ucube ışıklandırmalar, estetik ve kimlik bilincinin ne denli zayıf olduğunu gösteriyor.

Sorulması gereken soru şudur:

Muhafazakâr olduğunu iddia eden bir şehir, kendi tarihini dahi neden koruyamaz?

Zihniyetin kökeni: Düşünür değil, memur yetiştiren gelenek

Türkiye taşrasında görülen dogmatizm, eleştiriye kapalılık, otoriteye itaat ve farklı fikirlere refleksif savunma hâli bir toplumsal kazadır; tesadüf değil, tarihsel mirastır.

Osmanlı/Türkiye modernleşmesi boyunca “düşünür-bürokrat” değil, “emir kulu-memur” tipi öne çıktı.

İngiltere, Sykes-Picot gibi dünya ölçüsünde projeler üreten entelektüel diplomatlar yetiştirirken, biz beylik kâtipliği seviyesinde diplomasi yürüttük.

Cumhuriyet ise enerjisini bireysel yaratıcı figürlere değil, toplumu içeriden dönüştürecek “mühendis insan” tipine harcadı.

Kurumlar modernleşti ama zihniyet aynı ölçüde dönüşmedi.

Osmanlı’dan devralınan milliyetçi-İslamcı hat, modernleşmeyle eş zamanlı ilerlese de ona çoğunlukla tepki olarak işledi. 1960’ların, 70’lerin ülkücü–milli görüşçü kadroları bir zamanlar “devletin ele geçirilmesi” hedefini hayal bile edemezken bugün bu hedef fazlasıyla gerçekleşti.

Ancak ortada büyük bir eksik var:

Kültürel iktidar hâlâ yok.

Siyasal ve ekonomik güç sağ-muhafazakâr blokta toplandı; fakat ne entelektüel birikim, ne estetik düzey, ne kültürel derinlik bu gücü taşıyacak bir zemin oluşturabildi.

Bu durum, yeraltı zenginlikleriyle övünüp yerüstü siyasetinde dünyanın en geri ülkeleri hâline gelen Orta Doğu çelişkisinin küçük bir Türkiye versiyonudur.

Siyasal olarak güçlü,

ekonomik olarak güçlü,

kültürel olarak yoksul.

Toplumsal çürümenin işaretleri

Bugünün en tehlikeli kırılmalarından biri şu cümlede saklıdır:

“Dindar olduğu için artık ahlaka ihtiyacı kalmadığını düşünenlerin ve rakı içtiği için kendini aydın sananların arasında delirmek üzereyiz.”

Hem muhafazakâr hem seküler kesim, kendi dogmasının konforuna sığınıp ortak bir gelecek tasavvuru üretememektedir. Her iki taraf da kimliğini ahlaki veya entelektüel üstünlük sanrısıyla kutsarken toplum büyüyen uçurumun ortasında sıkışmaktadır.

Bu bölünmüşlük, değişime uyum sağlamamızın da önüne geçiyor.

Oysa değişimin sırrı bellidir:

“Eskiyle savaşmak değil, tüm enerjini yeniyi inşa etmeye odaklamaktır.”

Fakat biz, ne eskiyi koruyabiliyor ne yeniyi kurabiliyoruz.

Ortada sadece köksüz bir öfke, yönsüz bir modernleşme ve hızla aşınan bir kültür var.

Ve tam bu noktada şu uyarı, acı bir gerçeği hatırlatıyor:

“Bir kere toplumun fikri seviyesi ve bakış açısı geriledi mi artık dindarı, dinsizi; aydını, gericisi; âlimi, cahili arasında fark kalmaz.”

Sonuç: Karaman’ın muhafazakârlığı bir refleks; bir kültür değil

Karaman’ın muhafazakârlığı sandıkta güçlü, kültürde zayıf; söylemde yüksek, eylemde çelişkili; gelenekte köksüz, modernlikte yönsüz bir formdur.

Gerçek muhafazakârlık, tarihine sahip çıkar;

sokağına, külliyesine, medresesine, hafızasına sahip çıkar.

Eskinin değerini bilir, yeninin inşasına katılır.

Karaman’da ihtiyaç duyulan muhafazakârlık bu değil;

tabelada duran değil, şehirde yaşayan bir muhafazakârlıktır.