Bir toplumun sahip olduğu en değerli varlık para değildir. En değerli varlık, insanlar arasındaki güven ağıdır. Eğer bir şehirde taraftar ruhunun, derneklerin, yerel amatör spor ve sanat kulüplerinin “çok da önemli olmadığını” düşünüyorsanız, modern sosyolojinin en temel kavramlarından birini ıskalıyorsunuz demektir: Sosyal sermaye.
Bu kavramı dünyaya güçlü biçimde anlatan isim Robert Putnam’dır. Putnam sosyal sermayeyi ikiye ayırır: İlki, kişinin kendine benzeyenlerle kurduğu bağdır. Aynı mahallede büyümüş, benzer hayatlara sahip insanların dayanışması… Bu kıymetlidir. Ancak asıl belirleyici olan ikinci türdür: Köprü kurucu sosyal sermaye. Yani sizinle aynı fikirde olmayan, farklı kültürlerden gelen, başka hayatlar yaşamış insanlarla ortak bir iş çıkarabilme kapasitesi.
İşte mesele tam da burada başlıyor.
Dernekler, yerel amatör spor kulüpleri, tiyatro toplulukları ve sanat inisiyatifleri bu köprü kurucu sermayenin üretim merkezleridir. Bir amatör futbol kulübünde ya da bir tiyatro sahnesinde kimsenin siyasi görüşü, mezhebi, kökeni sorulmaz. Ortak hedef vardır. Ortak emek vardır. Ortak sevinç ve ortak hayal kırıklığı vardır. Bu, kutuplaşmaya karşı toplumun geliştirdiği en güçlü bağışıklık sistemidir.
Buraları küçümsemek, “ne işe yarıyor ki?” diye sormak sadece kültürel bir cehalet değil; aynı zamanda stratejik bir körlüktür. Çünkü bu yapıları pasifize etmek yalnızca insanların sosyalleşmesini engellemez. Bir şehrin güven altyapısını çökertir. İnsanlar birlikte iş yapmayı, uzlaşmayı, farklılıklarla yaşamayı öğrenemezse geriye ne kalır? Atomize olmuş, birbirine kuşkuyla bakan, en küçük kriz anında dağılmaya hazır bir kalabalık.
Birbirine güvenmeyen bir toplum ortak bir gelecek inşa edemez.
Bu durumun kazananı olmaz.
Ne sen kazanırsın, ne ben, ne de o. Hep birlikte kaybederiz.
Bugün Karaman’ın önünde büyük bir eşik var. İstanbul sermayesinin şehre gelmesi, Karaman’ın sanayide büyüme potansiyeli yakalaması elbette önemli bir gelişme. Hiç kimse üretimi, istihdamı, ekonomik hareketliliği küçümseyemez. Ancak şu soruyu sormadan ilerlemek ciddi bir hata olur:
Sadece kapitalin gelmesi, topyekûn kalkınma için yeterli midir?
Sermaye gelir. Fabrika kurar. Üretim yapar. Ama sosyal dokusu zayıf bir şehir bu süreci sağlıklı yönetebilir mi?
Gelen sermaye şehrin huzurunu, dengelerini, toplumsal uyumunu nasıl etkileyecek?
Daha da önemlisi: Karaman’ın sosyal sermayesi bu dönüşüme hazır mı?
Çünkü sosyal sermaye, ekonomik sermayenin kaderini belirler. Güvenin yüksek olduğu şehirlerde yatırım kalıcı olur. Kurumlar arası iş birliği gelişir. Yerel yönetimle iş dünyası arasında koordinasyon sağlanır. Krizler daha az hasarla atlatılır. İş gücü uyum sağlar, toplumsal gerilimler minimumda tutulur.
Ama sosyal sermaye zayıfsa tablo tersine döner.
Kurumlar arası rekabetin körleştiği, uyum kültürünün gelişmediği, kişisel egoların kurumsal aklın önüne geçtiği, vizyon eksikliğinin sıradanlaştığı, siyasi kutuplaşmanın gündelik hayatı zehirlediği bir ortamda gelen kapital bereket değil; çatışma da üretebilir. Yatırım artar ama huzur azalır. Üretim büyür ama toplumsal güven küçülür.
Karaman’ın bugün asıl tartışması gereken mesele budur: Sosyal sermayemiz, ekonomik sermayeyi taşıyabilecek güçte mi?
Eğer dernekler zayıfsa, amatör spor kulüpleri yalnız bırakılmışsa, sanat faaliyetleri destek görmüyorsa; eğer insanlar farklı görüşleriyle aynı masaya oturamıyorsa; eğer kurumlar ortak akıl üretemiyorsa… O zaman mesele sadece yatırım çekmek değildir. Mesele, gelen yatırımı yönetebilecek toplumsal kapasiteyi oluşturamamaktır.
Bir şehir sadece betonla büyümez. Bir şehir güvenle büyür. Bir şehir ortak akılla büyür. Bir şehir, farklılıklarına rağmen birlikte hareket edebildiği ölçüde büyür.
Karaman bugün sermayeyi konuşuyor. Konuşmalı da. Ama ondan önce şunu sormalı:
Biz birbirimize ne kadar güveniyoruz?
Çünkü güven olmadan gelen kapital, sürdürülebilir kalkınma üretmez. Sadece geçici bir hareketlilik üretir. Ve geçici hareketlilik, güçlü şehirler inşa etmez.
Güçlü şehirler, güçlü sosyal sermayeyle kurulur.


YORUMLAR