Karaman’ın son 45 yılına şahit olan sade bir vatandaş olarak, Karaman’ın il olduğu günden itibaren görev yapan tüm valileri; son sekiz belediye başkanını; 19. dönemden 28. döneme kadar seçilen milletvekillerini ve son 30 yılda şehirde siyaset yapan neredeyse bütün aktörleri yakından izledim. Bu süre zarfında en sık tekrar eden meselelerden biri şuydu: Karaman’da valiler “tutunamıyor”, projeler yarım kalıyor, şehir sürekli yeniden başlıyor.
Bu durum artık “tesadüf” olmaktan çıktı. Bu yüzden uzun süredir Karaman’da yaşanan vali krizine dair bazı analizler yapıp vardığım sonuçları paylaşma ihtiyacı hissettim. Aklıma gelen sorular ve bulduğum yanıtlar, aslında hep aynı kapıya çıkıyor.
Karaman nasıl bir şehir?
Karaman, tüm yönleriyle ciddi bir potansiyele sahip olmasına rağmen bu potansiyeli ortaya koyamıyor. Ne sosyal, ne kültürel ne de ekonomik anlamda iddialı bir şehir olabildi. Daha da önemlisi; başlayan iddialı projeleri sürdüremedi.
Bana göre bunun temel nedeni şu üç eksende toplanıyor:
- Doğru siyaset anlayışının kurulamaması
- Sağlıklı iletişim dilinin gelişmemesi
- Makro düzeyde planlama eksikliği
Bu üçü olmadan şehir kabuğunu kıramıyor. Kırsa bile yeniden içine kapanıyor.
Karaman’da ciddi bir yönetişim zaafiyeti mi var?
Başarıya odaklanan her sistem; eğitimden siyasete, ticaretten bürokrasiye kadar önce iyi bir “takım” kurmaya çalışır. Takımın başında da vizyonuyla, iradesiyle ve performansıyla bir “kaptan” vardır.
Peki Karaman yıllardır böyle bir takım kaptanı bulamadı mı?
Yoksa buldu da kıymetini bilemedi mi?
Tam burada Karaman’ın kaderi haline gelen o meşhur mesele çıkıyor karşımıza:
Atanmışlar ile seçilmişler arasındaki bitmeyen mücadele.
Bu mücadele Karaman için ne ilk ne de son olacak. Bu ayrışma yalnızca siyasi nedenlerden kaynaklanmıyor üstelik. Bazen aynı hükümetin valisi ile aynı hükümetin yerel yöneticileri bile Karaman’da çatışmayı tercih etti. Bu kadar sık tekrar eden bir gerilimin sebebi gerçekten sadece kişiler olabilir mi? Yoksa şehirde sorunlu bir sistem mi var?
Seçilmişleri gerçekten halk mı seçiyor?
Bu soruyu sorarken kimse alınmasın ama Karaman’da demokrasi çoğu zaman “seçim günü kurulan sandık”tan ibaret sanılıyor. Oysa meselenin asıl düğümü aday belirleme süreçlerinde başlıyor.
Adaylar Karaman’da mı belirleniyor, yoksa Ankara’daki genel merkez koridorlarında mı?
Delegeler seçiyor, Karamanlıya sadece “onayla” deniyor. Bu mu yerel irade?
Buna itiraz etmek polemik değildir. Bu, Karaman’ın haysiyet meselesidir.
Parti üyelerinin söz sahibi olduğu, liyakatin sadakate feda edilmediği, tabanın sesinin tavanı belirlediği bir yerel siyaset mümkün mü? Karamanlıyı sadece seçim günü hatırlayan değil, karar süreçlerine dahil eden bir model kurulabilir mi?
Çünkü bir şehir kendi adayını çıkaramıyorsa, seçimin sonucu halkın iradesi değildir; dolayısıyle halk kendi geleceğini de belirleyemiyordur.
Galiba Karaman’da “ilk düğme” tam burada yanlış ilikleniyor. Sonrası zaten zincirleme geliyor.
Şehrin sahibi kim? Seçilmişler mi, atanmışlar mı?
Bence Karaman’daki gerilimin bir boyutu da şehrin nasıl “sahiplenildiği” meselesidir.
Bugün şehirle kurulan ilişki çoğu zaman “sahip çıkmak” değil, “sahip olmak” üzerine kuruluyor. Yani şehirle, ortak bir yaşam alanı olarak değil bir mülkiyet ilişkisi kurularak sahipilik iddiası ortaya konuluyor. Oysa bu ikisi aynı şey değildir.
- Sahip çıkan, korur.
- Sahip olan, tüketir.
Acaba seçilmişlerle atanmışların arasındaki gerginliklerin temel nedeni bu “sahip olma egosu” olabilir mi?
Üstelik hem seçilmişlerin hem de atanmışların yetki alanları kanunlarda gayet açık olmasına rağmen, sürekli birbirlerinin alanına müdahale edilmesi bir yönetişim krizini doğuruyor.
Şehirde yaşanan su krizinde her iki tarafın da sorumluluğu varken birbirini işaret etmesi…
Dört duba için günlerce polemik üretilmesi…
Bunlar bir şehir için “yönetim başarısı” mı, yoksa yönetememe göstergesi mi?
Karaman’da siyaset neden kapalı odalarda dönüyor?
Şu gerçeği kabul edelim: Karaman’da siyaset uzun zamandır kapalı odalarda dönüp duruyor. O odanın kapısı halka, sivil topluma, meslek odalarına ve özellikle genç fikirlere kapalı.
İçeride kim var?
Aynı isimler, aynı çevreler, aynı klikler.
Dışarıda kim var?
Kararların sonuçlarına katlanmak zorunda bırakılan geniş bir toplum.
Bu nedenle bugün Karaman’da alınan kararların büyük bölümü ne katılımcı ne de vizyoner. Çünkü karar alma süreçleri baştan sakat. Halk yok. STK yok. Meslek örgütleri yok. Onların yerine dar bir çevrenin “biz biliriz” özgüveni var.
Bu da siyaseti halktan koparıyor, meşruiyetini zayıflatıyor ve yenilik ihtimalini daha doğmadan boğuyor.
Ve Karaman ‘başka’ bir vali gördü…
Tam şehir bu kısır döngüye mahkûm olmuşken; geldiği ilk günden itibaren şehirle hemhâl olan, Karaman için iddialı bir vizyon ortaya koyan bir vali profiliyle karşılaşıldı.
Öyle bir vali ki:
- Caddelerde sokaklarda her an karşınıza çıkacak gibi
- Makam odasında değil sahada
- Vatandaşla birebir iletişim halinde
- Şehrin nabzını merkezden tutmaya çalışıyor
- Tribünlere oynamıyor, bizzat tribünde
Üstelik bunu profesyonel teknik ekibiyle birlikte yapıyor ve anında sosyal medyada paylaşıyordu.
Fakat tam da burada bazı kesimler bu davranıştan rahatsız oldu. Devlet adamı ciddiyetine yakıştıramadı, bazıları bu içeriklerin doğal olmadığını kurgusal olduğunu iddia etti, ama halk sevdi.
Fakat Görünürlük bir şeyi başlatabilir ama kalıcı değişim için yetmez. Dahası sosyal medya, politik duruşu bir etik tutum olmaktan çıkarıp bir performansa dönüştürüyor: paylaşılabilir, tekrar edilebilir, tüketilebilir bir gösteriye…
Oysa gerçek dönüşüm ancak dijital görünürlüğün fiziksel ve örgütlü bir toplumsal iradeyle desteklenmesiyle mümkündür.
Bir şehrin kalkınması tek bir kurumun değil; ortak aklın işidir.
Valilik, belediye, üniversite, sanayi, sivil toplum aynı masada olmak zorundadır. Projeler kişilere değil kurumsal yapılara emanet edilmelidir.
Ama Karaman’da işte tam bu noktada hastalık nüksediyor:
Taraflar birbirinden rol çalmaya kalkınca çekişme başlıyor.
Bu kriz ortamını yönetebilmek yüksek iletişim becerisi, fedakârlık ve egodan taviz gerektiriyor. Fakat Karaman’da ne yazık ki egolar çoğu zaman memleketin önüne geçiyor.
Kaygan zemin böyle oluşuyor
Yönetişim krizlerinin devamında küslükler büyüyor,kin ve nefret duyguları şehir iklimine bulaşıyor. Daha vahimi, kamu personeli bile ayrışıp taraf olmak zorunda kalıyor.
Bu durumda işler tıkanıyor. Olacak işler olmaz hale geliyor.
Basın taraflaşıyor. Halk ayrışıyor.
Sonuçta hem siyasetçi, hem yerel yönetici, hem de atanmışlar için şehir tam anlamıyla bir “kaygan zemin”e dönüşüyor.
Ve o kaygan zeminde olan, Karaman’ın geleceğine oluyor.
Valiyi kim gönderdi?
Geldiğimiz noktada asıl soru şudur: Valinin gitmesini kim sağladı?
Bu durumda yazının başlığının cevabını vermenin zamanı geldi:
Valiyi Karaman halkı olarak biz gönderdik.
Çünkü kurumlarda, partilerde liyakatli insanları istihdam etmeyerek; kurumsal aklı inşa etmeyerek; omurgalı bir sistem kurmayarak bu kaygan zemini biz oluşturduk.
Toplumsal menfaat yerine “onun adamı-bunun adamı” diye taraf tuttuk. Her krizde analitik çözümler üretmek yerine taraflar arasında bilek güreşine kalkıştık.
Bu gidişle Karaman daha çok vali yer.
Ve şunu unutmayalım:
Doğan Cüceloğlu’nun dediği gibi:
“Makam, mevki, rütbe, unvan… bunların hepsi cekettir. Ceketi asar bir yere gideriz. Arkamızda sadece insanlığımız kalır.”

