Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir

Muhalefetin “Evcilleştirilmesi”

Türkiye’de siyaset üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü iktidar ve muhalefet

Türkiye’de siyaset üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü iktidar ve muhalefet arasındaki güç mücadelesine odaklanıyor. Oysa gözden kaçan daha derin bir mesele var: Acaba yaşadığımız siyasi gerilimlerin önemli bir kısmı, gerçek bir değişim arayışının değil, sistem tarafından soğurulmuş bir muhalefet biçiminin ürünü olabilir mi?

Fransız düşünür Guy Debord’un ortaya attığı “recuperation” kavramı tam da bu noktada önemli bir açıklama sunuyor. Recuperation, sisteme yönelen eleştirilerin zamanla sistem tarafından içerilmesi, dönüştürülmesi ve zararsız hale getirilmesi sürecidir. Bir başka ifadeyle, düzen kendisine yönelen tehdidi yok etmek yerine onu bünyesine katarak etkisizleştirir.

Son yıllarda Türkiye siyasetine baktığımızda bu durumun çeşitli örnekleriyle karşılaşıyoruz. Bir dönem sistem karşıtı söylemlerle ortaya çıkan siyasi hareketlerin zamanla devletin ve mevcut siyasi düzenin diliyle konuşmaya başlaması, bu dönüşümün en görünür örneklerinden biridir. Muhalif enerji, köklü bir değişim programı üretmek yerine mevcut yapının sınırları içerisinde dolaşan yeni söylemlere dönüşmektedir.

Örneğin, iktidarın dönem dönem gündeme getirdiği “yeni anayasa” veya “normalleşme” tartışmaları, tam da bu sürece bir örnek teşkil ediyor. Toplumsal muhalefetin değişim talebi, iktidar tarafından bir “proje” olarak sahipleniliyor. Böylece muhaliflerin “değişim” arzusunu temsil eden kavramlar, iktidarın vitrininde birer süs eşyasına dönüşüyor. Muhalefet, kendi söyleminin iktidar tarafından ödünç alındığını gördüğünde ise hareket alanını kaybediyor; çünkü artık “hükümetle aynı dili konuşuyor” görünmek, iktidarın oluşturduğu o büyük “gösteri”nin bir parçası haline gelmekten başka bir anlam taşımıyor.

Benzer bir durum milliyetçilik, muhafazakârlık ve hatta yer yer sekülerlik tartışmalarında da görülmektedir. Bir zamanlar farklı toplumsal kesimlerin temsilcisi olan ideolojiler, giderek birbirine benzeyen bir siyasi dil üretmeye başlamıştır. Farklılıkların yerini semboller, sloganlar ve kimlikler almıştır. Böylece siyaset, çözüm üreten bir alan olmaktan çok aidiyetlerin sergilendiği bir gösteriye dönüşmektedir. Başı sıkışan siyasetçilerin koşa koşa liderlerin yanına gidip fotoğraf çekilmesi ve bununla subliminal mesajlar vermeye çalışması bu yüzden olsa gerek.

Sosyal medya bu süreci daha da hızlandırmıştır. Günümüzde siyasi katılım çoğu zaman bir paylaşım yapmak, bir etiketi yaygınlaştırmak veya bir videoyu dolaşıma sokmakla sınırlı kalmaktadır. Vatandaş kendisini siyasi mücadelenin parçası olarak hissederken, gerçek karar alma mekanizmaları üzerinde etkisi oldukça sınırlı kalmaktadır. Böylece insanlar siyaset yaptıklarını düşünürken aslında siyasetin seyircisi haline gelmektedir.

Bu durumun en önemli sonucu, toplumdaki değişim talebinin enerjisini kaybetmesidir. İnsanlar sürekli bir hareketlilik hissi yaşarken, kurumsal sorunlar yerinde durmaktadır. Eğitim sistemi, hukuk düzeni, üretim modeli, yerel yönetimler veya bürokratik yapı üzerine köklü tartışmaların yerini gündelik polemikler almaktadır.

Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu temel sorunlardan biri de budur. Tartışmaların dozu yükselmekte, siyasi kutuplaşma artmakta; fakat aynı zamanda siyasetin dönüştürücü kapasitesi zayıflamaktadır. Herkes konuşmakta, herkes tepki vermekte, fakat çok az şey değişmektedir.

Belki de sormamız gereken soru şudur: Muhalefet neden kazanamıyor sorusundan önce, muhalefet gerçekten sistemin dışında bir alternatif üretebiliyor mu?

Eğer muhalif söylem, sistemin vitrinine dizilmeye devam ederse, Türkiye’de siyaset, hakikat arayışından ziyade, birbirini yutan bir “gösteri sarmalı” olmaya devam edecek. Gerçek değişim, sistemi kendi dilini kullanarak “iyileştirmeye” çalışmakta değil, o sistemin dışına çıkıp yeni bir toplumsal sözleşme tasarlamakta gizli.

Türkiye’nin geleceği açısından asıl mesele de burada düğümlenmektedir. Toplum, gösterinin bir parçası olmaktan çıkıp yeniden gerçek meseleler üzerine düşünebildiği ölçüde siyaset yeniden dönüştürücü bir güç haline gelebilecektir.