Bugünkü dünyanın en büyük krizlerinden biri ekonomi değil, teknoloji değil, hatta siyaset bile değil. Asıl kriz, insanların artık hakikati değil aidiyetlerini savunuyor olmasıdır. Çünkü bir toplumda fikirler tartışılmayı bırakıp kimliklerin uzantısına dönüştüğünde, orada düşünce ölür; geriye yalnızca taraflar kalır.
Eskiden insanlar bir fikri savunurdu. Bugün ise çoğu insan, fikrin kendisini değil, onu söyleyen kişiyi savunuyor. Aynı cümle, farklı ağızlardan çıktığında farklı tepkiler doğuruyor. Eğer “bizden” biri söylüyorsa alkışlanıyor, “onlardan” biri söylüyorsa reddediliyor. Bu yüzden çağımızın en büyük problemi cehaletten çok zihinsel kabileciliktir.
İnsan doğası aslında buna oldukça yatkın. Tarih boyunca insanlar hayatta kalabilmek için gruplar hâlinde yaşadı. Kendi grubuna sadakat göstermek güvenlik sağlıyor, dışarıdakilere karşı şüphe duymak ise bir savunma mekanizması oluşturuyordu. Ancak modern toplumlarda bu ilkel refleks biçim değiştirerek siyasetin merkezine yerleşti. Artık insanlar bir partiye, ideolojiye ya da yaşam tarzına yalnızca destek vermiyor; kimliklerini onun üzerinden tanımlıyor. Böyle olunca politik görüşler düşünce olmaktan çıkıp kişiliğin parçası hâline geliyor.
Sorun tam da burada başlıyor. Çünkü insan, düşüncesini değiştirebilir ama kimliğine saldırıldığını hissettiğinde savunmaya geçer. Günümüz siyasetinin bu kadar sert, öfkeli ve uzlaşmaz olmasının nedeni de budur. Artık insanlar “doğru nedir?” sorusunu değil, “bizim tarafa zarar verir mi?” sorusunu önceliyor. Hakikatin yerini sadakat alıyor.
Bu yüzden bugün tartışmalar bilgi üretmiyor; sadece daha fazla öfke üretiyor. İnsanlar gerçeği aramak için değil, zaten inandıkları şeyi doğrulayacak malzemeler bulmak için konuşuyor. Sosyal medya ise bu psikolojiyi besleyen dev bir makineye dönüşmüş durumda. Çünkü dijital platformların amacı toplumsal uzlaşı değil, dikkat çekmek. Öfke, korku ve sansasyon daha fazla etkileşim getirdiği için algoritmalar en çok bunları öne çıkarıyor. Böylece insanlar sürekli kendi görüşlerini tekrar eden yankı odalarının içine hapsoluyor.
Karşıt görüşe temas azaldıkça empati de azalıyor. Bir süre sonra insanlar yalnızca fikirlerde değil, duygularda da ayrışıyor. Aynı olay bir kesim için acı, diğer kesim için zafer hâline geliyor. İşte bir toplum için en tehlikeli kırılma noktası budur. Çünkü siyasi ayrılıklar yönetilebilir; fakat ortak vicdan kaybolduğunda toplum olma duygusu çökmeye başlar.
Bugün yaşadığımız temel meselelerden biri de tam olarak budur: Her şeyin politize olması. Sanatın, sporun, eğitimin, hatta insanların günlük hayat tercihlerinin bile ideolojik aidiyet üzerinden değerlendirilmesi… İnsanlar artık bir filmi beğenirken, bir kahveyi içerken ya da bir müzisyeni dinlerken bile “hangi taraftan” görüneceklerini hesaplıyor. Çünkü modern çağda tarafsız kalmak değil, tarafını belli etmek teşvik ediliyor.
Oysa sağlıklı toplumlar fanatik bağlılıklarla değil, güçlü kurumlarla ayakta kalır. Bir ülkeyi kurtaran şey sürekli “kahraman” aramak değildir. Gerçek ilerleme; işini düzgün yapan insanlar, liyakati koruyan kurumlar ve vasatlığa razı olmayan yurttaşlarla mümkündür. Çünkü toplumların kaderini yalnızca yöneticiler değil, toplumun neyi normalleştirdiği belirler.
Bugün asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni sloganlar değil, zihinsel olgunluktur. Karşı tarafı düşman değil insan olarak görebilmek, fikri kişiden ayırabilmek ve hakikati aidiyetin önüne koyabilmek… Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen şey, insanların neye inandığından çok, gerçeğe ne kadar sadık kaldığıdır.

