Miras, insanlık tarihi kadar eski bir gelenek ve alışkanlıktır. Günümüzde de bütün medeni hukuk sistemleri tarafından korunan ve hak olarak tanınan bir kavramdır. Miras, geçmişten gelen birikimin aile, soy, toplum ve devlet olarak devamını sağlamaya hizmet eder. Bu kavram çoğunlukla maddi miras olarak anlaşılır; ancak bir de en az onun kadar değerli olan manevi miras vardır.
Bu yazının konusu da tam olarak budur.
Bu yazıda, yaklaşık 10.000 yıllık bir geçmişe sahip olan Karaman’a 13. yüzyıldan kalan ve bana göre en kıymetli miras olan manevi mirastan söz edeceğim.
13. Yüzyıl Anadolu’suna Genel Bir Bakış
Türkler, 11. yüzyıldan itibaren güçlü bir fetih ve gaza ruhuyla Anadolu’ya yönelmişlerdir. Oğuz/Türkmen boyları, Horasan’dan Anadolu’ya doğru dalgalar halinde akmış; Selçuklu sultanlarının yönetimi ve Selçuklu ordularının öncülüğünde bu topraklarda yeni bir vatan kurma serüveni başlamıştır.
Ancak bu süreç, Anadolu’nun kaderini değiştiren bir dönüm noktasıyla karşılaşır: Moğol istilası.
Babai İsyanı ve Anadolu’daki Kırılma
Selçuklu Sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev’in babası Alaeddin Keykubat’ı öldürmesinin ardından yönetimi büyük ölçüde Sadettin Köpek’e bırakması, Anadolu Selçuklu Devleti’ni ciddi bir siyasi krize sürüklemiştir. Devlet giderek Moğol baskısı altında bir vassal devlete dönüşmüştür.
Bu dönemde ortaya çıkan Babai İsyanı, yalnızca bir siyasi ayaklanma değil; aynı zamanda sosyal, ekonomik ve kültürel bir tepkinin sonucudur.
Dönemin kaynakları incelendiğinde, en önemli sorunlardan birinin Türkçe konuşan Türkmen unsurların yönetimde etkisini kaybetmesi olduğu görülmektedir. Halk, yönetimde kendini temsil eden unsurların ortadan kalktığını fark etmiş ve bu durum Anadolu’da birlik duygusunu zayıflatmıştır.
Malya Ovası’nda Selçuklu ordusunun paralı askerleri tarafından bastırılan bu isyan, görünürde sona erse de Anadolu toplumunda derin izler bırakmıştır. Bu süreç tarihe “Babailik” adıyla geçmiştir.
Moğol Travması ve “Metafizik Yara”
Moğol istilası Anadolu halkı üzerinde büyük bir travma yaratmıştır. Tarihte benzeri az görülen katliamlar ve yıkımlar, toplumun ruh dünyasında derin bir kırılma oluşturmuştur.
Sezai Karakoç bu durumu “metafizik yara” olarak tanımlar.
Toplum bir aidiyet krizine girmiş, dünyayı yeniden anlamlandırma ihtiyacı duymuştur. Bu dönemde Anadolu’nun düşünürleri ve sufileri, eserlerinde sürekli birlik ve dirlik vurgusu yapmaya başlamışlardır.
Bu arayışın ilk sarıldığı şey ise Türkçe olmuştur.
Anadolu Sufileri ve Türkçe
Kösedağ Savaşı sonrası oluşan bu travmalı dönemde, Anadolu’nun büyük sufileri topluma yeniden özgüven kazandırmaya çalışmışlardır.
Bunların başında:
-
Ahi Evran
-
Yunus Emre
-
Aşık Paşa
gibi isimler gelmektedir.
Bu düşünürler yalnızca dini öğretiler sunmamış; aynı zamanda toplumsal bir diriliş hareketinin de öncüleri olmuşlardır. Moğol mezalimi sonrası Anadolu’da oluşan kırılmayı onarmaya çalışmışlardır.
Aşık Paşa ve Garipname
1272 yılında doğan Aşık Paşa, Babai hareketinin önemli isimlerinden Baba İlyas’ın torunudur. Bu yönüyle ailesi Anadolu’daki Türkmen hareketleri ve Karaman Beyliği’nin kuruluş süreciyle doğrudan ilişkilidir.
Aşık Paşa’nın en önemli eseri Garipname’dir.
Bu eser yalnızca bir tasavvuf kitabı değil; aynı zamanda Türkçenin bir düşünce dili olarak kullanılmasının güçlü bir örneğidir.
O dönemde Selçuklu sarayında ve şehirli aydın çevrelerinde Farsça hâkim bir dil durumundaydı. Türkçe ise çoğu zaman yalnızca halkın konuşma dili olarak görülüyordu.
Aşık Paşa bu duruma açıkça karşı çıkmıştır.
Garipname’de şöyle der:
Türk diline kimseler bakmaz idi
Türkler’e her giz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri
İnce yolu ol ulu menzilleri
Bu Garipnâme ilen geldi dile
Kim bu dil ehli dahi ma’nâ bile
Türk dilinde ya’ni ma’nâ bulalar
Türk vü taçik cümle yoldaş olalar
Tâ ki mahrum kalmaya Türkler dahi
Türk dilinde anlayalar ol Hak’ı.
Bu dizeler açıkça gösterir ki Aşık Paşa’nın amacı yalnızca bir eser yazmak değil; Türkçeyi bir düşünce ve hikmet dili haline getirmektir.
Karamanoğlu Mehmet Bey ve Tarihi Ferman
1277 yılında Konya’yı ele geçiren Karamanoğlu Mehmet Bey, halka hitaben şu meşhur fermanı yayımlar:
“Bugünden sonra divanda, dergâhta, bârgâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.”
Bu karar Türk kültür tarihi açısından son derece önemli bir dönüm noktasıdır. Çünkü Anadolu’da ilk kez Türkçe bir yönetim dili olarak ilan edilmiştir.
Dönemin bazı tarihçileri bu gelişmeyi şaşkınlıkla karşılamıştır. Hatta Fransız tarihçi Claude Cahen bu durumu özellikle vurgular.
Bu karar yalnızca bir dil tercihi değil; aynı zamanda kültürel bir bağımsızlık ilanıdır.
Yunus Emre ve Türkçenin Ruh Kazanması
Anadolu’da Türkçeyi yalnızca bir yönetim dili değil, aynı zamanda bir gönül ve hikmet dili haline getiren en önemli isimlerden biri Yunus Emre’dir.
Yunus, şiirlerinde Türkçeyi öyle bir derinlikle kullanmıştır ki bu dil artık yalnızca bir iletişim aracı olmaktan çıkmış; bir varlık ve anlam dili haline gelmiştir.
Yunus’un meşhur dizeleri bu anlayışı yansıtır:
“Yaradılanı hoş gördüm
Yaradandan ötürü.”
Yunus’un yaptığı en önemli şeylerden biri, insanın Tanrı ile olan ilişkisini Türkçe üzerinden kurabilmesinin yolunu açmasıdır.
Bu yüzden Yunus Emre’nin şiirleri yalnızca Anadolu’da değil, Avrupa’da bile dikkat çekmiştir. 1480 yılında Latince olarak yayımlanan bir eserde Yunus Emre şiirlerinin çevirilerine yer verilmesi bunun bir göstergesidir.
Dil ve Ulus Bilinci
Toplumları bir arada tutan görünmez bağlar vardır. Bunlar çoğu zaman fark edilmeyen fakat toplumsal düzeni sağlayan değerlerdir.
Bu bağların en güçlüsü ise dildir.
Bir millet devletini kaybettiğinde bile varlığını dil üzerinden sürdürebilir. Dil, tarih ve kültürün en önemli taşıyıcısıdır.
Bu yüzden Anadolu’daki düşünürler, sufiler ve şairler en zor zamanlarda bile Türkçeye sarılmışlardır.
Aynı refleksi yüzyıllar sonra Mehmet Akif, Nazım Hikmet gibi isimlerde de görmek mümkündür. Çünkü toplumların kriz dönemlerinde insanlar çoğu zaman fikirden çok duyguya ihtiyaç duyar. Bu duyguyu ise en güçlü biçimde söz ve şiir ifade eder.
Sonuç
Bugün Karaman için kullanılan “Türk Dilinin Başkenti” ifadesi basit bir slogan değildir.
Bu unvan;
Aşık Paşa’nın kaleminde,
Yunus Emre’nin sözlerinde,
Karamanoğlu Mehmet Bey’in fermanında,
ve Atatürk’ün dil anlayışında şekillenen uzun bir tarihsel sürecin sonucudur.
Türkçenin korunması ve geliştirilmesi, bize bırakılmış en kıymetli manevi miraslardan biridir.
Bu mirası yalnızca bir slogan olarak görmek, onu anlamamak demektir.
Çünkü dil yalnızca bir iletişim aracı değil; bir milletin ses bayrağıdır.
“Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin gelişmesinde başlıca etkendir.”
Mustafa Kemal Atatürk – 26 Eylül 1932


YORUMLAR